« Önceki |

14/11/2009

Tamu

Kurşun Lahdin eritilmesinden dört yüzyıl kadar önce, Halife Mansur Hazretleri düşünde gökten kayan iki yıldız görmüş, meğerse bunlar Harut ve Marut adlı iki melekmiş. Ademoğullarının dünyada döndürdükleri işleri merak ettikleri için göğün en yüksek katının izniyle gece yere iniyor, şafak sökünce de esrarengiz bir beyit okuyup tekrar eski yerlerine yükseliyorlarmış. Ne var ki günün birinde ölümlü bir kadına âşık olmuşlar. Kadın da bunları serhoş edip göklerin kapısını açan beyiti ağızlarından almış. Esrarengiz sözleri söyler söylemez yükselmeye başlamış, ama yarı yolda diğer melekler onu çarpıp bir yıldız yapmışlar. Bu yıldızın adını Zühre koyduktan sonra, Harut ve Marut'u saçlarından bir kuyuya asıp cezalandırmışlar.

Sabah olunca, Halife Mansur Hazretleri atına atlayarak düşünde gördüğü bu kuyuyu arayıp bulmuş. Yaklaşıp baktığında dibinde kendi aksini görmüş. Sudaki aksi ona, "Ey Mansur. Sonunda geldin. Nice zamandır burada seni bekliyordum. Ben senin aksin değil, ikizinim. Sana ilim vereceğim, ama yalnızca bir tek şey sorabilirsin. İyi düşün ve bana sadece bir soru sor," demiş. Halife Efendimiz de havsalasını zorlayıp iyice düşündükten sonra, "Bana dünyadaki her şeyi göster," demiş. Kuyunun ayna gibi parlak sathında o an,dünyanın o güzelim sureti görünüp kayboluvermiş. Halife Mansur'un kamaşan gözlerine yeniden nur geldiğinde, az ötede akan ırmağa, Dicle'ye bakıp burada bir şehir kurmaya and içmiş.

Yüzbin işçi yirmi yıl çalışıp o dairevi şehri, bugünkü Eski Bağdat'ı dünyanın suretine uygun olarak bu yüzden inşa etmişler. Merkeze el Mansur Camii ile bir saray kondurup etrafına gökyüzündeki on iki burcun timsali olan on iki devlet binasını dikmişler. Dünyayı çevreleyen Kaf Dağı yerine, bu şehri tam bir daire şeklindeki bir surla kuşatmışlar. Sonunda burası Halife Efendimizin kuyuda gördüğü surete fazlasıyla benzemiş. Barışın hüküm sürdüğü bu şehre Madinetü's Selam denmiş. Gelgelelim şehri kurmakla yükümlü iki mimardan biri işi gücü bırakıp, Bağdat'ın kuruluşunu anlatan bu masalı kurmuş. O gün bu gündür, bu masala İlk Bağdat Masalı denir.

Gassal'ın sırrını açıklayan esrarengiz yazıları incelemekle meşgul bilginler, yaşadıkları bu şehri iki mimardan hangisinin kurduğuna karar veremiyorlardı. Dünyanın suretine göre dairevi şekil verilmiş olan Eski Bağdat, giriş yasağına rağmen definecileri, tılsımcıları ve serüvencileri, sözün kısası dünyanın binbir haline âşık binbir türlü insanı bir girdap gibi kendine çekiyordu. Geceleyin surlarını gizlice aşanları, yarıçapında geleceği gören kahinleri, ellerinde usturlabla yer tayin eden definecileri, mıknatıs taşıyla ay tozları toplayan simyacıları yutuyor, geriye masallarını bırakıyordu. Bunlar İlk Bağdat Masal'ına ekleniyor, kâhinin, simyacının ve definecinin boynu vurulmuş bedenleri yeraltında yatarken, ruhları bu masalın cüzleri olarak ay altında dar sokaklarda dolaşıyordu. Yeri geldiğinde lamba içlerine, halı püsküllerine siniyor, fırsat bulduklarında ise yeni düşlere ve tasarılara girip yeni masallar yaratıyorlardı. Yaşayan vârisleriyle ilk mimar ne kadar köşk, kasır, kâşane ve saray yaparsa yapsın, Bağdat'ı ikinci mimar kadar büyütemiyordu.

Bilginlerin esrarengiz yazıları incelediği Darüssena, simyacıların, madrabazların ve daha nicelerinin düş gücünü azdıran bu dairevi şehrin Basra kapısının karşısındaydı. Bu binanın zemin katında, kendi kendine işleyen aygıtların yapıldığı, altını iki katına çıkaran formüllerin sınandığı, akıllara durgunluk veren silahların denendiği işlikler vardı. Burada aletlerin yayları kurulur, sarkaçlar koyverilir, pergeller döner, imbikler fokurdardı. İkinci katta ise bu âlemin gidişatına yön veren ilkeler incelenirdi. Hasta madenleri, saf halleri olan altına dönüştürecek eliksirin hassaları, kız istemek ve savaş açmak için uygun zamanları gösteren takvimlerin ayrıntıları, gezegenlerin tuzlar üzerindeki etkileri burada tartışılır ve sonuca bağlanırdı. Üçüncü ve son kat ise, rafları kitaplar ve parşömenlerle tıka basa dolu olan o kadar muazzam bir kütüphaneydi ki, burada Halid bin Yezid'in "Firdevs el Hikme’sini bulmak bile mümkündü. Bu binada ayrıca çatıdan bodruma kadar inen ve ağzında sağlam bir kapak bulunan bir "kuyu" vardı. On kulaç derinliğinde olan bu kuyunun dibinden gökbilimciler, bir düzenekle kapağı açıp hava aydınlıkken bile yıldızları gözleyebilirlerdi. Küçük bir kale görünümündeki Darüssena'ya bir casusun ya da parmağında zehir dolu bir yüzükle bir intihar fedaisinin sızması mümkün değildi. Çünkü buranın bir tek kapıdan başka girişi yoktu. Gündüzleri tavandaki delikten giren güneş ışığı aynalar vasıtasıyla bütün odalara, işliklere ve hücrelere yansıtılırdı. Kundakçılara ve fedailere karşı türlü tuzaklar geliştirilmişti. Damda, avluda ya da içeride sık sık, ya Zühre'nin ışığının erbezlerini patlattığı bir Moğola, ya da mizaç dengesi bozulup gözleri taşa dönüşmüş bir Gazneliye, yahut madeni şişelere hapsolmuş Karmat’lılara rastlanırdı. Bilginler, kurşun lahitten kalıbını aldıkları anlaşılmaz yazıları işte böyle bir yerde inceliyorlardı. Sabahtan bu yana kafa patlatmalarına rağmen varabildikleri yegâne sonuç bunun, içinden kolayca çıkılabilecek bir iş olmadığıydı. Esrarengiz metin şu ifadeyle başlıyordu:

 

"Hakikatin Efendisi günahkâra şöyle dedi:

'Sağdakilerin en üstünden soldakilerin en altına inersen cehennemin kapısını bulursun'".

 

"Cehennemin kapısı", bilginlerin birçoğunu korkutmamış değildi. Gelgelelim taşıdıkları muskaların onları bu uğursuz ibareye karşı koruyacağı apaçıktı. Yine de akıllarına binbir türlü düşünce geldi. Yazıldığına göre ahrette, cennetlikler Peygamber Efendimizin sağına, cehennemlikler ise soluna toplanacaktı. Öyleyse sağdakilerin en üstünü ve şereflisi, soldakilerin en alçağı ve soysuzu olduğunda cehennemin kapısı ona açılacaktı. Buraya kadar her şey makul görünüyordu, fakat metnin geri kalan kısmına nasıl bir anlam vermek gerekecekti? Çünkü Hakikatin Efendisinin sözünden sonra, tuhaf bir Yunancayla yazılmış bir metin başlıyordu:

 

"en toutois e aitia tes melainas koles

esti filia kai o sitos o skleros. outos, noso

gignetai e lupe en tuma kai en somati melaina

kole. aute kole mekanetai malista ton karkinon

en geronti kai filomania en neania, osper outosf

rontizei ten filen, siopei de dia tes emeras. o

poros tou nosou melainas koles d'esti me melein,

upaluskein de epitumia kai diagein radios, anagke

estein kuamon kai labraka, etera esti kakos.

frontizetin dei ton kalon tina."

Yunanca bir tıp kitabından alınmışa benzeyen bu metni bilginler şöyle tercüme etmişlerdi:

 

"Bu kilerde melankolinin nedeni aşk ve

kuru gıdadır. Böylece bu hastalıkta rufta keder

ve bedende kara bir safra oluşur. Bu kara safra

yaşlılarda urlara, gençlerde ise aşk deliliğine

yol açar, öyle ki, genç gün boyunca sevgilisini

düşünür ve susar. Melankoli hastalığının çaresi

ise kaygılanmamak, tutkudan kaçınmak ve rahat

yaşamaktır. Baklagillerden ve lezzetli balıklardan

yemek gerekir, başkaları kötü gelebilir. İyi bir

şeyi düşünmek icab eder."

 

Melankolinin nedenlerini ve sonuçlarını açıklayan, tedavi ve perhiz usulleri hakkında bilgi veren bu metin bilginlerin kafasını iyice karıştırdı.Bazıları bizzat bu hastalığın cehennemin kendisi olduğunu düşündüler. Fakat Gassal'ı yenilmez kılan güç, bu hastalığın neresinde olabilirdi? Sonunda içlerinden biri, melankolinin de bir tür delilik olduğunu, herkesin bildiği gibi bazı delilerin olağanüstü güçlü oldukları için zincirle zorbela zaptedildiklerini söyledi. Gassal'ın Cabir'i deli kuvvetiyle yendiğine önce hiç kimse inanmak istemedi. Gel gör ki bir süre sonra, başka bir açıklama bulamadıklarından bu fikre sarılmak zorunda kaldılar ve olağanüstü bir üzüntünün inanılmaz bir kuvveti nasıl sağlayabileceğini bulmaya çalıştılar.Öğle vaktine kadar henüz bir sonuca erişememişlerdi.

 

Tamu,  İhsan Oktay Anar (Düzyazı)

Kaynak: Work in Progress,Kitaplık Dergisi, eylül aralık 1996


14/11/2009

Kadınım

"Al hançerini kadınım, vur ben öleyim." demede bir mızrap bir Akdeniz köyünde; "...Ah kapınıza kadınım kul ben olayım..."

Salt bedense tutkusu, yiğide yazıklar olsun. Alımlısı dişinin erkeği kul mu eder? Neyin nesi böylesi bir sevda boylandırmak? Yazının Devamını Oku

13/11/2009

İnsan Olma Davası

Öykünülesi dostlar, özenilecek tanışlar var mı etrafınızda? Geçtik yakın çevreleri, dostunuz değilse bile, erdem simgesi sayılan, 'satılmaz'lığınıza değgin 'kalıp' basılabilen, eline bıçak verip sırt dönülebilecek kaç insandan söz etmek olanaklıdır acep şunca milyon kişilik bu koskoca ülkede? Yazının Devamını Oku

13/11/2009

Tamu

Kurşun Lahdin eritilmesinden dört yüzyıl kadar önce, Halife Mansur Hazretleri düşünde gökten kayan iki yıldız görmüş, meğerse bunlar Harut ve Marut adlı iki melekmiş. Ademoğullarının dünyada döndürdükleri işleri merak ettikleri için göğün en yüksek katının izniyle gece yere iniyor, şafak sökünce de esrarengiz bir beyit okuyup tekrar eski yerlerine yükseliyorlarmış. Yazının Devamını Oku

13/11/2009

Ma‘nevî

Ma‘nevî’nin yaşantısı hakkında yaptığım araştırmalarda, doğum tarihi ve yeri hakkında kesin bilgiler elde edemedim.Fakat 2001 de sadece tek baskısı olan’Kutuplar Meclisi’ adlı eserin bir sayfasında Ma‘nevî’nin İstanbul doğumlu ve gerçek isminin Yusuf olduğu kaydedilmiş,doğum tarihi hakkında kesin bir bilgi verilmemiştir.Yine aynı eserin başka bir sayfasında Ma‘nevî’nin künyesi şu şekilde kaydedilmiştir:Pîr-i sânî Ma‘nevî Yusuf Baba

Kutuplar Meclisi’nde, Ma‘nevî’nin iki sene müddetince Üsküdar’daki viran tekkede ruhanî resilik görevini yerine getirdiği anlatılır(Kesin bir tarih olmamakla beraber,Sarı Musa’nın manevi reisliğinden 4-5 sene öncesi diye kaleme alınmıştır).Lakin Ma‘nevî’nin yaşantısı hakkındaki bilgiler, neredeyse hiç teferruat belirtmeyen, daha çok kabataslak tanımlardan ibarettir.

Ma‘nevî’nin yaşıtı ve öğretilerine devam ettiğini her defasında bana aktaran Torbacı Memduh Ağa(Bu kalenderi meşreb gurup hakkındaki tafsilâtların birçoğunu da kendisinden temin ettim),reisi hakkındaki garip bir hadiseyi şu şekilde bana nakletti:

Bir kış günü Ma‘nevî, Üsküdar’da Doğancılar Parkı yakınlarındaki virane tekkenin ruhanî reisi olduğu dönemlerde,orada hazır bulunan meczublarla sohbetteyken bir ara esrime haline girdi,tekrar kendine gelince oradakilere,”Ey abdallar bu gün bize birisi gelecek,gafil olmayın.”dedi.Abdallar,”Ne yapmamız gerek sultanım,sen bize deyiver” dediler.Anlattı,”Sobayı iyice bir yakın;heryer iyice bir ısınsın,o gelen adama da elinizden geldiğince güzel bir sofra kurun.”

Akşama doğru bir adam bahçe kapısında göründü onlarla tanış oldu ve:

”İzin varsa üç-dört gün sizinle kalayım, sabahlayacak yerim yurdum yoktur, hava da pek soğuk.Param da olmadığı için yiyeceğinizden benimle paylaşırsanız size duacı olurum” dedi.

”Hay hay” deyip misafiri içeri buyur ettiler. Fakat kendisine üç gün boyunca hiçbir yiyecek gelmedi! Üçüncü günün akşamı konuk pek acıkmıştı ve beyite benzer bişeyler mırıldandı:

”Alev kızmış, ab gani ama yiyinti cicoz; burası Ma‘nevî’nin tekkesi!”

Ma‘nevî onun dilince kendisine seslendi:

“Üzerinde para-pul gani ama bu abdalın bütün değeri bir köpükten müteşekkil!”

Adam bir hayli kızdı, şaşırdı ve suyoluna gidiyorum diye dışarı bahçeye çıkarak bir ağacın altındaki pislik birikintisinin altına üzerindeki paraları saklayıp gerisin geldi. Ma‘nevî’ye dönerek,”Bende para yoktur” dedi. Ma‘nevî,”Abdallar, bu herif varını yoğunu boka kattı” buyurdu. Adam işi anladı ve bahçeye tekrar çıkıp parayı onun önüne koydu,”işte!” dedi,”artık param yoktur.”Manev’i parayı abdallardan birine uzatarak,”Bunları al ve çarşıya yollan. Bulgur, pirinç, mercimek, şeker, çay ve yağ alıver; paradan hiçbirşey kalmasın” buyurdu. Ma‘nevî teneke sobanın üzerinde yemeği yaparken ateş sönmek üzereydi. Eliyle kızgın sobanın kapağını açarak birkaç tahta parçasını yerleştirdi ve yine çıplak elleriyle koru karıştırdı. Bunu gören Abdal İlyas hayretler içerisinde kaldı ve o günden sonra kendisini onun ve tekkenin hizmetine verdi.

Yine Torbacı Memduh Ağa’nın bana anlattığına bakılırsa,1997 nin bir yaz gecesi yani Abdal Efrasiyalb’ın sırra kadem basmasıyla beraber kendisinden herhangi bir haber alınamamış ve hiçbir yerde görülmemiştir!  

Ma‘nevî hakkında edindiğim bilgiler bunlarla sınırlı olup kendisiyle ilgili yeni gelişmeler olursa sizlerle paylaşmaya devam edeceğim.

Sevgiyle Kalın